Yıldızlararası Yolculuğu Bestelemek

Interstellar OST (Kapak)

CHRISTOPHER NOLAN Ekim, 2014 (Albümdeki Yazısı)

Birinci Gün
Hans ile birlikte yaptığım her başarılı filmde, onu mümkün olduğunca erken safhada projeye dahil etmeye çalıştım. Bir filme eklemek bana göre bir iş değil, çünkü bu bir filmin çekici gelmemesinin sebebidir. (yani daha sonra değiştirilecek filmlerini kullanarak düzenlemekten bahsediyorum.) Bana göre kendi içinde gerekli malzemeyi barındırmalıdır, bitmiş bir yemeğe katılan sos muamelesi görmemelidir. Bunun için, Interstellar’a başlamadan Hans Zimmer’i arayarak, çalışmamıza yeni bir radikal yaklaşım teklif ettim. Hikayenin konusuna dair ondan bir gün rica ettim. Projemin ana hattını açıklayan bir sayfayı zarf içerisinde verecektim. Bu sayfada türe veya hikayenin detaylarına ilişkin bir bilgi olmayacaktı, hikayenin yaklaşık bir fikrini verecekti. Hans zarfı açacak, okuyacak, yazmaya başlayacak ve günün sonunda ne kadarını yaptıysa bana çalacaktı.

Yıldızlararası

Hans bunu kabul etti. Bir yapımın yıllar süren gelişim sürecinin sonundaki olağanüstü bir filmin mekanizmasıyla mücadele etmeyi denemesiyle benim hayal kırıklığımı paylaştığını düşünüyorum -olağanüstü bir film müziği olarak inşa ettiğin şeyin geçmişini görmenin ve hikayenin merkezine geri getirmenin bütün zorluğu. Benim ne yapmak istediğimi anladı, istediğim onun olağan gelişimini ters yüz etmek, onun müzikal ve duygusal içgüdülerini serbest bırakmaktı, böylece bestenin eninde sonunda gelişeceği tohum, öyküyle erken bir aşamada kaynaşabilirdi.
Böyle deneylerin pek azı konuşmadan öteye gider, ama Hans beni dinledi ve birkaş ay sonra bana o günü verdi, üstelik kendi yaratıcı yolculuğumun sayfasını yazmaya zorlayarak. Sayfayı geri verdim, Hans’ı çalışması için bıraktım ve saatleri saymamaya çalıştım. Akşam saat dokuz gibi beni aradı. Saf bir umutla stüdyoya gittik. Koltuğuna oturduğumda ekrana attığı bir bakış bana orada bir şarkının olduğunu anlattı, en az üç veya dört dakikalık bir şarkı. Çalmaya başladı, bende yanıltıcı basit bir piyano melodinin bana anlattığı ve benim çoktandır sayfa üzerinde boğuştuğum duygusal hikayeyi duyar duymaz gülümsedim. Bu özgün deneyimimiz ikimizin umduğundan da iyiydi. Sonra projenin kalbine seslenen bir ortağa ortaya çıkarmanın benzersiz heyecanını yaşadım, aslında, muazzam bir kurgu projesinin, üstlendiğimiz en büyük film projesi. Hans, müziğin duygusal bir rehber olduğu filmin tamamının dışı gerilimi ile insani yakınlığın arasında yarattığı uyumsuzluktan memnundu İçinde şarkının olduğu bir CD verdi. Bu parçaya “Birinci Gün” dedi.

İkinci gün, üçüncü gün gibi fikirlerle biraz oyalandık, ama bir şekilde tohumun atıldığını biliyorduk ve benim ve diğer ortaklarım, Hans daha ileriye gitmeden önce, payımıza düşeni yapmalıydık. Senaryo üzerinde çalışırken ve çekerken “Birinci Gün” şarkısını defalarca dinledim. Benim duygusal dayanak noktam oldu, sadece bunun için değil, Hans’ın neredeyse 2 yıl boyunca yarattığı tüm heyecanlı ve karmaşık besteler için bir rehber niteliğindeydi. Çok az çalışma yöntemlerine yapılan meydan okumayı keyifle göğüsleyebilir, ama bir fikrin bilgilendirme sürecinin verimli kullanımı, bizzat Hans’dan öğrendiğim bir çok şeyden sadece birisi. O, heyecanı ve soyut hedefler için gerçekliğin göz ardı edilmesindeki karmaşayı kucaklayan bir yaratıcı dahi – o şeyin yapımı o şeyin ta kendisidir. Interstellar için Hans, çalışması üzerine “gizlice yaklaşma” arzusunun nihai versiyonunu başardı. Bu çalışma, onun en samimi ve bireysel, hatta bizi zamanın ve uzayın derin boşluğuna götüren bestelerinden birisi olabilir.


HANS ZIMMER Ekim, 2014 (Albümdeki Yazısı)

Her şey Chris’in fikriyle başladı: “Beste için borulu org kullanma fikri nasıl?”
Kilise orgları yüzyıllar boyu gelişim gösterdiler ve teknolojik çözümlerle gelen durup dinlenmek bilmeyen bilimsel yaratıcılığın bir örneği olarak karşımızda dururlar. 17. yüzyıla gelindiğinde borlu organ insan yapımı en karmaşık cihaz oldu: bu özelliğin de telefon icat edilene kadar korudu. Geniş, çılgın, sersemletici karmaşıklıkta bir borular, kollar ve klavye karmaşasıyla orgcu boğuşuyordu – tıpkı koltuğundaki bir astronot gibi- ayaklarıyla da yönlendiriyordu. Binlerce büyük borudan ittirilen havanın muazzam gücü bazen o kadar yavaş ve güçlü bir ses yaratıyordu ki, sanki birinin damarına attığı yumruk gibiydi. Bazen de ses o kadar güzel ve kırılgan oluyordu ki bir çocuk korosunu dinlemek gibiydi. Bunlar, bir sentezörün aklına sahip ilk dijital klavyelerdi. Ve elbette, Interstellar müziklerinin yazımı için mükemmel metaforik araçtı.
Ama önce bulmam gerek bir şey vardı…
Ben kağıt üstünde beste yapmam. Doğrudan bilgisayara yazarım. Chris’in ve benim hemen orada ve “görsel” olarak müziğin gelişimini izlemek için gereklidir. Elektronik olarak yaratılır ve sentezlenir. Bilgisayarlar bize bu olanağı sağladıklarından, her bir yeni projeye başlama işi çılgınca bir ses avına başlamak demek -benim örneklediğim veya laboratuvarımda günlerce sentezlediğim şeyler. Sonra bunlar film için ses renklerinin paletine dönüşürler.
2013 başlarında, Brett Milan ile tanıştırıldım, kendisi 1877 Salisbury Kathedrali “Father Willis” orgunun (her boru için ayrı ayrı) binlerce borusunu kaydetmiş birisi. Bu büyük datayı bilgisayarımda çalabileceğim şekilde programlamış. Bu iş iki seneden fazla sürmüş. “The Father Willis” büyüleyici ve harika sesli bir makine. Harika hissediyorsunuz, sanki yeraltının derinliklerinde uyanan bir canavarın hırıltılı nefes alışını duyar gibi oluyorsunuz. Diğer zamanlar, en utangaç, nazik, samimi ses azgın bir fırtınanın kükremesine dönüşebilir. Her notanın şekillendiğini ve hayat bulduğunu hissediyorsunuz, tıpkı insanın havayla hayat bulması gibi. Salisbury Kathedrali’nin derin çevresi tarafından orgun çevresinde yaratılan akustik, bu muazzam işitsel peyzajı yükselterek üç boyutlu hale getiriyor. Bir orgdan daha fazlasına ihtiyaç var. Uzayın bizzat kendisini hissetmek gerek.


Benim için, türlerin eve dönüleriydi. Gelecek hakkında olan bütün filmlerin aslında nostaljik ve yoğun olarak kişisel olduklarından şüpheleniyorum. ’da küçük bir şehirde büyüdüm. Evimiz, 2500-boruluk bir barok orguna sahiplik eden yaşlı bir orgcu tarafından değiştirilmiş bir ortaçağ kulesine yakındı. Aile dostumuzdu ve düzenli bir şekilde (beş yaşındaki birine göre düzenli) giderdim ve onun harika evinde bütün gün tek başıma çalardım. Ayaklarım o yaşta pedallara yetişemiyordu ama bas pedalına basmaya yetecek uzunluğa eriştiğimdeki zaferimin coşkusunu ve evin kirişlerini nasıl salladığımı tüm anıyla hatırlıyorum. Aileme göre, çocuklarının yaptığı tel şey korkunç bir gürültüydü, arkadaşımıza göre ise cesur bir ahenkti. Beni durmadan teşvik ederdi. Benim müzisyen olmamda büyük etkisi vardır.


O zamandan bugünlere boru orguna elimi sürmemiştim. Kendimi odama kilitleyerek Salisbury Kathedral orgunu ortaya çıkartarak eski günlere geri döndüm- seslerden oluşmuş bir ve sihirli bir uzaydaki neşe. Bir keşişe döndüm. Yazı odama kendimi kilitledim, dışarı çıkmadım ve insanlarla iletişimimi kestim. Yazdım, eve gittim, yatağa girdim, yemeyi unuttum ve daha fazla yazabilmek adına geri döndüm-takıntılı bir şekilde hem de… O zamanlarda, Chris gelirdi ve bende uzun sohbetleri canlandırabilecek yeni fikirleri çalardım.Bizim ses dünyamız gittikçe belirginleşiyordu, tartışmalarla birlikte daha netleşiyordu -özellikle ne istemediğimiz hakkında olanları belirterek!Büyük epik bir davul olmayacaktı. On yılın üzerinde bizim işimize yarayan teknikler yerini tahta nefesli çalgılara, büyük piyanolara, arplara ve marimbalara bırakmıştı. Havanın ve rüzgarın seslerini sentezlemeye başladım. Büyük korolar melodilerden ziyade nefes alıp verme ve piyanolar için bir insan sesi yankısı görevi gören, söylenmesi imkansız yumuşak şarkılar yaratma deneylerine dönüştü. İkimiz için her gün, her buluşma ve her görüşme sınırları zorlama ve film için yeni alanlar yaratmayla ilgiliydi.


Tek bir parça bile bitiremedim! Müzik, bizim bir sonraki “Büyük Fikir” sabırsız heyecanımızla yarıda kesiliyordu. Ne zaman bir parça yarıya gelse, Chris, Lee Smith ve Alex Gibson’un bir sahneye yerleştirdiği montaj odasına götüyordu. Yazdığım zaman stüdyomda bakabileceğim bir film bende asla olmadı. Chris’le ben müzikten ve kendi otonom ritimle uzayda akıp giden resimlerden hoşlanıyorduk. Montaj mekanizması tarafından kısıtlanmaktan ziyade, senaryodaki sözlerini okuduğumda tutunduğum çok kişisel duyguları hatırlayarak yazdım. Gelişigüzel olmaktan çok uzaktı. Bu bizi hikayenin ana temasını hatırlamaya zorluyordu, ve bununla baş etmenin tek yolu bunun içimizde yankılanmasıydı.
Lee ve Chris’in montajı bitirdiği sırada, bizde her notası yalnız tarafımdan çalınan müziği bitirip filme ekledik. İlginç bir bilmece ile karşı karşıya kalmıştık. Orkestra tarafından sunulan ve sadece bir kişi tarafından şekillenen her bir notanın eşsizliğinde çok güçlü bir şeyler vardı. Genelde, tek bir kişinin kompozisyonu orkestranın tüm üyeleri tarafından ayrı ayrı duygusal olarak yorumlanır. Benim “Tek Elli Grubum” bize lazer keskinliğinde, sıra dışı bir duygusal kesinlik verdi. Üstelik ilginç bir melankolik yalnızlıkla birlikte büyük bir orkestral ses yaparak.


Öte yandan, Chris ve benim dışımda herkes işimizi bitirdiğimizi düşünüyordu. İkimiz he zaman Londra’ya gidip, bazı harika deneysel müzik keşifleri yapmayı planmaıştık. Sıradışı müzisyenlerin ve iki büyük kilisenin projemize getirebileceği büyüleyici akustiği görmek istiyorduk. Bu noktada epey yorulmuştuk ve sadece benim elektronik bestelerim üzerinde gitmek için her an anlaşabilirdik. Yine de, kaçınılmaz bir şekilde, bu film ve hikayenin kendisi, çalışmamıza nasıl yaklaşmamız gerektiğine dair kendi rotasını çizdi. Film görsel olarak, her şeyinizi dikkatsizce ortaya koymanızı , deney kapılarınızı sonuna kadar açmayı ve sonuna kadar gitmeyi dikte etti.


Böylece, Lonra’da devasa bir orkestra ayıttık. Çok iyi tanıdığımız bütün müzisyenlerden oluşuyordu. Bu müzisyenlerle yıllar boyunca bir çok bestemde çalışmıştık ve elde ettiğimiz akla gelmez “eşsizliği” sürdürmemizde bize yardım edebilirlerdi. Ben, elbette ki, gitmek ve hepsini Londra’nın sekiz kilometre uzağındaki Salisbury Kathedrali’nde kaydetmek istedim.Kendimi, her sabah trene bin tane müzisyeni bile almaya hazırlamıştım! Şanslıyım ki, benim uzun zamandır arkadaşım olan Richard Harvey, Londra’nın merkezindeki Tapınak Kilisesi’ni ve oranın orgçusu Roger Sayer’i önerdi.


(Temple Church)Tapınak Kilisesi’ne ayak basmak, tarihin derinliklerine ayak basmak gibiydi. Tapınak Şövalyeleri tarafından kurulan ve mahkeme tarafından çevrili bir şekilde, gerçekten de gücün merkeziydi. Yüzyıllar boyunca yapılan, büyük entellektüel konuşmaların yankılarını duyuyorduk, geleceğimiz hakkındaki bir çok kararın bu duvarların arasında verildiği duygusundan kaçamıyordunuz. hayaletimsi taştan resimler zemine kazınmıştı, gargoylar duvarlardan sizi gözlüyordu. Bir tanesinin sonuna, kulenin etrafında yaylı çalgıları kurduk, bir tanesini de sunağın oraya, sesi dengelemesi ve sese derinlik katması için yerleştirdik. Abbey Road Stüdyoları bize kilise deposunda geçici bir kontrol odası kurdular.Tapınak Kilisesi 3013 yılında mükemmel biçimde restore edilen, dünyadaki en ihtişamlı orglardan birine ev sahipliği yapıyor.


Ben endişelerin adamıyım. Genelde iyi bir sebebim vardır! En büyük kumarım ve endişelerim org ve orgçuydu. Orglar, belli bir tempoda çalınmalarındaki zorluklarıyla ünlüydüler. Tuşa basmakla, mekanizmanın borulardan havayı göndermesi arasında önemli bir zaman dilimi vardı. Bu tıpkı hatta korkunç bir yankıyla birlikte kıtalararası telefon konuşması yapmaya benzetilebilir. Üstelik, daha önce Roger Sayer’i çalarken dinlememiştim. Nasıl bir adam (belki Pazar ilahileri ve koro çalışmalarına alışkındı) bizim müziğimizle uyum sağlayabilirdi? Sanki kendimi tutabilirmişim gibi! Bilgisayar üzerinde org parçalarını yazmanın bir limiti yoktu. Bunun bir insan tarafından çalınıp çalınamayacağını düşünerek kısıtlamadım. Ama, uçakta, Londra’ya yaklaşırken bütün bunların utanç verici ve çok maliyetli bir felakete dönüşmesinden duyduğum kaygı artıyordu. Endişelerimi sessizce Chris’e itiraf ettim. Arzularımızı pragmatik bir şekilde azaltma konusunda anlaştık, eğer tek bir ilginç ses veya bir tane harika deney elde edebilirsek, o zaman bu seyahate değerdi.
Nihayet Roger Sayer ile tanıştığımda, onun içtenliği ve sıcakkanlılığı ile ona ısınıverdim. Yumuşak bir sesi vardı ve kendine güveniyordu. İngilizlerin imkansızı parkta yürümek kadar basitleştirebilme gibi ilginç, fevkalade bir huyları var. Bu konuda da gayet mütevaziler. Anlaşıldığı şekilde, parçalara şöyle bir göz attı, her şey yolunda gibiydi ve şunları söyledi: “Belki birazcık çalmamız gerekebilir.” Orgun tepesine tırmandı, stopları çıkardı ve ilk notadan itibaren korkularımın yersiz olduğunu anlamıştım.


Roger bir sanatçıydı. Bir virtüözdü. Roger, işinin ehliydi ve tam bir ingiliz centilmeniydi. Maharetle ve hassasiyetle çalmakla kalmıyor,tam yetkili gerçek bir mastırın gizli dokunuşlarını da ekleyerek, benim tarzımı da yaşatıyordu. Tempo ve zamanlama ile ilgili sorunumuz kalmamıştı. Kişisel oerformansımın bir başkasının araya girmesi sonucu etkisinin azalması gibi korkularımız gitmişti. Benim tüm hislerimi bütünüyle yönetmeyi başardı. Filmin, “Roger Sayer Şov”una dönüştüğü muhteşem hafta…
Bu arada, her zamanki yerimizde, AIR Stüdyoları’nda, Richard Harvey, tahta nefesli çalgıları ve bandoyu yönetmeye razı olmuştu. Kendisi bir mastır müzisyen olarak, kendini bizim cüretkar deneylerimizin ortasına attı. Bizim istediğim yalnızca doğru notalar değildi. Hayır! “Daha çok bükülmüş metal katmanlarına benzer bir ses yapabilir misin?” tarzında direktifler bizi en müthiş kaşifçi ruhuna getiriyordu. Bence Richard şu sözleriyle bütün olayı özetliyordu: ” Biliyor musun Chris, onlar bütün hayatları boyunca böyle sesler çıkarmamayı öğrenerek geçirdiler!”
Ama, film limitlerimizi zorlamayı gerektiriyordu. Müzisyenlerin yapabileceklerinin limitleri, kayıt edilebileceklerin limiti, herkesin kendini adamasının, yaratıcılığının ve gücünün sınırları… Ve sanırım başardık.
Gerçekten dikkatli olmanın zamanı değildi.

Christopher Nolan
Hans Zimmer

Bütün bu yazılar, Interstellar OST albümünün içinden çevrilmiştir. ~Patika Film

Bir Şeyler Yazın...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Optimized with PageSpeed Ninja