Bağnazlık ve Yobazlık Nedir ?

Yobaz ve bağnaz kavramları aslında birbirine çok yakın iki kelimedir. Yobaz genelde dini anlamda kullanılır. Din yönünden baskı yapmak ve öğrenilen fikirlerden başka her şeye karşı çıkmaktır. Bağnazlık ise din yönünden kullanılmaz davranışlar ve kalıp hareketler üzerinden söylenen bir kelimedir. Özünde öğrenilen fikirlerden başka her şeye kapalı olmaktır. Bu yazıyı yazmamda ki esas neden kendini çağdaş, entelektüel ve açık görüşlü zanneden insanların aslında bu tanımlara ne kadar yakın olduğunu göstermek. Ayrıca din yönünden insanlara baskı yapan fakat kul hakkı yemekten çekinmeyen dalkavukları anlatmak. Öncelikle şunu söylemek isterim ki kadınlara bakış açısı, komşuluk ilişkileri ve tahammülsüzlük konusunda bu toplumun yüzde 99’u aynı şekilde davranıyor. Millet olarak bağnaz mıyız? Kesinlikle evet! Farklı görüşler üzerinde sağcısı, solcusu, milliyetçisi, muhafazakârı ve aydınları kendilerini nasıl tanımlarsa tanımlasınlar içlerindeki yobazlardan asla kurtulamamış milyonlarca insanla beraber yaşamak zorundayız.

Yobazlık ve Bağnazlık
Yobazlık ve Bağnazlık

Entelektüel Bağnazlık ! 

Entelektüel bağnazlar, içlerinde taşıdıkları yobazlık ve bağnazlık potansiyelini çağdaşlık üzerinden kullanan insanlardır. Kendisi her türlü ahlaksızlığı yaparken, sokakta insanlara nasıl davranacağını tembihlerken diğer yönden en ufak bir fırsatını bulduğunda söylediklerinin tam tersini yaparlar. Kadınlara bakış açıları da tipik Ortadoğu erkeğinden farksızdır. O özgürdür, her kadınla yatabilir ve tek gecelik ilişkileri olabilir fakat ailesinden herhangi bir bunu asla yapamaz. Yere tükürmek onun için inanılmaz kötü bir davranıştır ama içince oraya buraya kusa kusa eve gitmesinde, orada burada sızmasında ve olay çıkartmasında hiç bir sakınca yoktur. Hayvanseverdir ama bir hayvanı beslemişliği veya veterinere götürmüşlüğü yoktur. Bir iki felsefeci ve düşünür adı ezberlemiş, iki söylemi diline yapıştırmış, sırf birilerini etkilemek için çırpınır durur. Bir yandan sisteme küfür eder, bir yandan da o sistemin beslediği ailesinin parasıyla orada burada eğlencesindedir. Yaşı ilerler ama o hiç değişmez ve bu sefer kapının önüne park eden adama/kadına takar kafayı, apartmanda oturan öğrencilere takar kafayı, eline alır gazetesini okumaz bile evde ayakkabılığa serer. Bir yerlere yalakalık yapıp bir iki bardak bedava çay içer. Cebindeki sigarayı kaç paraya aldığının muhabbetini yapar, devlete ödediği vergilerin kendi çapında hesabını sorar fakat ömrü boyunca hiç üretmemiş, vatana millete hiç bir katkısı olmamış, hazırı yemiş hâlâ da bir şeyler önüme düşsün de yiyeyim diye bekler. Arada meyhaneye de gider. İki kadeh içtikten sonra rezilliğin dibine vurur. Kimseyi umursamaz karşısındakini dinlemez. Bir bok elde edemediği hayatından tanıdığı kimselerden bahseder durur. Şunla oturdum, bunla yedim, haa birde şurda şununla karşılaşmıştım. Kendini vatansever, özgürlükçü ve çağdaş gösterir ama kendi götünü kurtardığı için hep gevşektir. Bir de diğer bağnaz ve yobazlara takmıştır. Onların niteliksiz olduğunu, bir zamanlar ona abi/abla dediklerini anlatır durur. Tabi bir de bunların versiyonları vardır. Elli yaşına gelmiş, saçını sarıya boyatmış, genç kız kıyafetleri giyerek etrafta dolaşan ben “ Kadınıyım” diye basbas bağıran fakat evinde gün boyu televizyon karşısında evlilik programları izleyen, erkek versiyonunu bulunca dibi düşen, apartmandaki baş örtülü kıza kafayı takan, şehitlerimize üzülen, ağlayan fakat oğlunu askere göndermeyen tiplerdir. Bir yandan da ağır sapıklardır. Kim kimle, nerede ne yapıyor meraklarından ölürler. Tecavüz, taciz, dayak konusunda saatlerce konuşur. haklarından dem vurur fakat kızı akşam eve 1 saat geç gelince kadını aşağılayan, yerin dibine sokan söylemlerde bulunur. Kız başına nerelerdesinden tutun kimle ne yaptın diye sorgulara kadar. Kısacası bu entelektüel yobazlar tam olarak evrimini tamamlayamış köyden kente göçlerin ilk nesilleridir. Bir kısmı da okumuş insan sayısının az olduğu zamanlarda okuma fırsatı elde etmiş, o boşlukta devlet memurluğuna kapak atmış, yan gelip yatmış bir çoğunluktur. Hepimizde daha farklı konularda ve farklı şekillerde bu tip yobazlıklar bulunmaktadır. Bir kısmı da akademisyendir bu yobazların, her şeyi bildiğini zanneder, kuru özgüveniyle insanları aşağılayan, gizli fantezilerini zar zor içinde bastırmış kimselerdir. Sözlerim tabi ki sizlere çevrenizde dolaşan insanları hatırlatmıştır ama yine de o insanları yakından tanımak lazım. Ben sadece genel geçer tiplerden bahsediyorum. Bağnazlık, özünde insanın diğer insanlara gelebilmek adına kullandıkları yöntemlerdir. Kuralları kullanırlar, kültürü kullanırlar ve o içlerinde ki yobazılığı, bağnazlığı ortaya dökerler.

Sözde Dindar Yobazlar !

Bu insanlar hakkında çok şey söylense de “sözde” kelimesine dikkatinizi çekmek isterim. Çünkü tanıdığım dürüst, dindar insanlar var. Bu bahsettiğim entelektüel yobazlar onların tırnağı bile olamaz. Böyle insanlar tanıdım gün boyu fabrikada, hastanede çalışan birinin ayağı düşse yardımına koşan, akşam evine ekmeğini getiren komşusuna selamını esirgemeyen, etliye sütlüye karışmayan, çocuğu için çırpınan, eşine saygılı, ağzından kötü söz çıkmayan, nefret ve kin gütmeyen insanlardır bunlar. Sözde dindar yobazlara gelirsek, onlarda din kurallarını kullanarak diğer insanlar üzerinde güç edinmeyi, baskı kurmayı ve kendini tatmin etmeyi isterler. Bir yandan da gizli gizli onların hayatlarını hayal eder ve sanki yaşayamadıklarının acısını çıkarmak istermişcesine nefret ve kin dolu insanlardır. Evinde eşine saygısı olmayan, sokakta el ele dolaşan sevgililer, çiftler gördüğünde tip tip bakan, ramazanda oruç tutmayana dalan ama bayramda eşekler gibi içip arabasında müziği son ses açan, kornaya basa basa ortalıkta gezip milleti rahatsız eden kimselerdir. Mahalledeki dul kadınla ilgili fantezilerini gerçekmiş gibi anlatan, namaz çıkışı kadınlara bakmaktan gözlerini alamayandır. Esnaf olanlarının fırsatçılık yaptığı, bürokrat olanların adam kayırdığı rüşvet aldığı ve iltimas geçmeyi mübah sayan topluluktur. Hurra diye gaza gelen bu kimseler örneğin 15 temmuz darbe girişimi sonrası sabahlara kadar korna çalarak hasta, yaşlı ve engelli vatandaşlarımızı rahatsız ettiler. Kimsede çıkıp bir şey söyleyemedi. Neden peki? Çünkü bu insanlara hiç bir şey anlatılmaz. Patlayacak bomba gibilerdir. Cehaletin en kötüsünü onlarda görürsünüz. Particilik desen onlardadır. İşin kolayına kaçmak onlardadır fakat cemaat olduklarını iddaa ederler. Kendi kızları ve eşleri sokağa çıkma yasağı yaşarlar ama kahve önünde milletin sevgilisine eşine bakmaktan hiç mi hiç rahatsız olmazlar. Kedi, köpek ve tüm hayvanlara karşı ilgisizdirler çünkü onların olduğu yere melekler girmezmiş! Ezan vakti radyonun ve televizyonun sesini kısarlar ama küfürlü konuşamalarından ödün vermezler. Evlerinde hiç bir iş yapmazlar. Temizlik, bulaşık veya evi toparlama asla onların “erkeklik” dediği kavramla örtüşmez. Kadını köle olarak görür ve onların kendilerine itaât etmesini şart koşarlar. Kendileri, sosyal medyada milletin kadınına sarkarlar hatta çocuğuna sarkarlar fakat kendi eşleri asla böyle bir mecrada bulunamaz. Küçük yaşta evlilikleri sübyancılıklarından dolayı çocuk yaşta kızları eş edinmeye çalışırlar. Trafikte onun bunun önüne kırıp, gaza basıp milletin hayatını tehlikeye atmak onlar için hiç sorun değildir. Pavyonların ve gazinoların kandiller ve ramazan ayı dışında müdavimleridirler. Hatta öyledir ki bu durumuda eşlerinin normal karşılamasını beklerler. Birde tabi yine bunların da kadın versiyonları vardır. Onlarda dünyanın en efendi, en namuslu kimseleri gibi gözükseler de yaptıkları dedikodular, ettikleri küfürler onların inancında en ufak bir zedelenme bile yaratmaz. Evin kapısının üzerindeki o küçük delik, apartmanda olan her şey hakkında senaryo yazmalarına yetecek bilgiyi sağlar. Birbirlerine de hiç güvenmezler. Her türlü kötü olayı yaşasalar bile kimseye anlatmaz, gizli tutmaya çalışırlar çünkü adları çıkmaya görsün afaroz edilirler mazallah. Çocuklarının eğitimiyle hiç ilgilenmezler. O çocuk erkekse hele mahallenin tüm kızlarına sarksın taciz etsin onların eğlence kaynağıdır. Kız ise 3 yaşında bile olsa kafasını kapatır. Sokakta oynamasına bile izin vermezler. Çünkü o yaştan itibaren bulaşık yıkamayı, ev süpürmeyi ve yapmasını öğrenmesini isterler ve bunu yapan çocuğu olimpiyat madalyası almışcasına kutlarlar. 15 yaşına geldiğinde kısmetleri çıkmaya başlar. Anadolu’da sizde duymuşşunuzdur belki “satlık” oldu diye kelimeler dolaşmaya başlar. Kız alıp/verme deyimide buradan geliyordur büyük ihtimal. Erkek çocuğu ise o özgürlük ortamının tadını çıkarmak için her türlü pisliği yapar. Yılbaşı, bayram, düğün içer sıçar; karşı cinse karşı ahlaksız davranışların her türlüsünü sergiler. Bir iki kızla, belki de akraba kızlarıyla ilişki yaşar sonra bakire kız bulma arayışına girerler. Bir yerlerde işlere girip girip çıkar, borçlanır kafaya takmaz, düşen olur yardıma koşmaz, hayvanlara eziyet eder. Arkadaşlarıyla beraber içerler sonra birbirlerini bıçaklarlar. Askerlik çağı gelipte askere gidince de o özgürlüğü bulamaz, girdiği çıkmazdan oluşan nefretini tuvalet duvarına dışkısını sıvayarak ifade eder. Tabi dayakçı bir aileden geldikleri için onun da nefretini onlar yaşlanınca kusacaklardır.

Kısaca Özetleyecek Olursak !

Bu yazıyı okuduktan sonra iki türlü bağnazlığın da ne kadar erdemsiz davranışlar olduğunu anlatabildiysem ne mutlu bana. Konuşarak ve tartışarak ortak bir nokta bulmak için çaba sarf etmeyen ülkemiz insanı bu iki kutuptan birini seçiyor ve hayatını bu gruplardan birine sığınarak geçirmeye çalışıyor. Hoşgörüşüzlük ve tahammülsüzlük hepimizin içinde bir yerlerde saklı. Yapılmasından hoşlanmadığımız hareketleri başka insanlara yapmayı mübah gören, kurallara uyulmasını isteyen ama uymayan insanlarız. Eğitim sistemimizden tutunda, devlet kurumlarına kadar buna benzer durumları her yerde yaşıyoruz ve bunlar akıl sağlığımızda derin izler bırakıyor. Nefret ve kin güdüyoruz. Cinayetler işleniyor ve travmalar yaşanıyor. Yaptığımız hareketleri düşünmeli ve elimizden geldiği kadar bağnazlığa ve yobazlığa karşı çıkmalıyız ama bunu yaparken de bağnazlaşmamaya özen göstermeliyiz. Bu yazdıklarımın hepsi, bu zamana kadar gözlemlediğim konular. Toplum olarak, birbirimizin duygularına karşı daha duyarlı olmamız gerektiği kanısındayım. Kimse kimseye benzemek zorunda değil ve herkesin istediği gibi yaşamaya hakkı var. Başkalarının hayatlarına müdahale etmeye hakkımız yok. Kamusal alanlar hepimizin ve konuşarak anlaşmayı öğrenmemiz gerekiyor. İçimizde nefret ve kin dışında sevgi denen bir duygu da mevcut. Bunu ortaya çıkarırsak, hoşgörülü olursak milletçe ve ülkece aşamayacağımız felaket yok. Refah düzeyine erişmek için de hiç bir engelimiz kalmayacaktır. Kişisel hırslarımızı başkalarını da düşünecek şekilde sınırlamalıyız. Dışlamanın, etmenin ve hor görmenin kimseye faydası yok. Kısacık ömürlerimizde gelecek nesillere bu zararlı duyguları aktarmayalım ve aşılamayalım. Bu duygular yüzünden istismara uğruyanlar yine bizler oluyoruz.

 

Bir Şeyler Yazın...

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Optimized with PageSpeed Ninja